Yukarı
4

Aydan Tuncayengin

Kendimizi iyileştiremiyoruz!

02 Nisan, 2026

   Tanrı insan denen canlıyı yaratırken, "bi’aklı olsun ancak kendi biletini, kendi kessin! Ne ekerse, onu biçsin!” diye düşünmüş sanıyorum…

   On binlerce yıldır kötü gidişatımız, davranışlarımız beni bu sonuca götürdü!

   Japon düşünür, Michio Kushi (1926–2014) eğitimci ve yazar; modern makrobiyotik beslenme akımının öncüsüdür.
Kushi, henüz dijital çağ bu kadar gelişmemişken, insanlığın geleceğine dair dikkat çekici bir süreci anlatıyor. Ve bu konuşması, 1984 yılında yapılan bir anlatıma dayanıyor: “Elektronik çağdan başlayarak biyolojik ve psikolojik çağlara uzanan bu gelişimin, 2033 yılı civarında kritik bir kırılma noktasına ulaşacağını ifade eden Kushi’nin anlatımında; Bu dönem, sistemlerin durduğu ve insanlığın büyük bir dönüşümle karşı karşıya kaldığı bir eşik olabilir. İlk bakışta bir “son” gibi görünse de, aslında yeni bir düzenin başlangıcı olarak da yorumlanabilir!”

   "Günümüzdeki gelişmeler incelendiğinde, bu dönemin sadece teknolojik değil; küresel, sosyal ve sistemsel bir değişimi de beraberinde getirebileceği düşünülüyor. Benim araştırmalarıma göre bu süreç, büyük çatışmaların, 3. dünya savaşının sona erdiği ve insanlığın farklı bir düzene geçtiği bir dönemi işaret ediyor olabilir."

   Kushi’nin asıl vermek istediği mesaj ise çok daha derin: İnsan, doğayla bağını kopardığında, şükür etmeyi ve dengeyi unuttuğunda, asıl çöküş dışarıda değil, insanın kendi iç dünyasında başlar.

  Yazılım şirketlerinin de öngörüsü 2038 yılında bütün ağların süresi bitecek ve alt yapı çökecek şeklindedir. Araştırınız… İlk yazılım tarihi ve son yazılım tarihi belli... Yapay zekâyla alt yapıyı güçlendirmek istiyorlar fakat yapay zekâlar aralarında bulunduğu çok yönlü ve farklı frekanslı iletişim bunları çöküşe sürüklüyor. Suların altında bir sürü ağ kabloları var suların tadı ve içindeki canlı türlerinin değişimi bu yüzdendir.

   Yaratılmış ve var edilmiş tüm sistemler sadece bir alt versiyonunu yok etmekle kalmaz, kalmamıştır. Değişim kaçınılmaz tek gerçek olduğu için, eninde sonunda kendisini de yok eder… İlk yaratılıştan bu güne kadar defalarca sıfırlanma yaşanmasının sebebi de budur… Son noktasına gelen yok olur/edilir… Ve yaşam sıfırdan ya da kaldığı yerden yeniden devam eder…

   Bir zamanlar bu tür şeylere aldanmayın, uyanık olun diyorlardı? 90'ların başında artık askerlere gerek yok! Çünkü füzeyle istediğin yeri vuruyorsun. Ne oldu İran'a? George Orwell'ın romanında yazıyor “devlet her şeyi kontrol eder”, İsrail bu kamera sistemine sızarak İran'ın güvenlik kademesinden 7 önemli ismi aynı anda öldürdü! “Geleceğin dünyası kameralarla çok güvenli olacak” dediler. Hani nerede? 10.000 tane füze attılar… Ukrayna'yı on binlerce SİHA ile İHA ile vurdular, Rus uçakları Ukrayna semalarında yüz binlerce sorti yaptı. İnsan faktörü işin içine girmeden hiçbir şeyden sonuç alınmaz, makineler bir noktada çaresiz kalır. Yapay zekâ da duygu yoktur! Yapay zeka insanı taklit eder, hislerin yerine geçemez. Demek ki teknoloji kontrol edilemezse zarar veriyormuş… İşin içinde illaki insan faktörü olması gerekiyormuş ve bilgisayarlara tam teslimiyet insanlık için tam hezimet getiriyormuş!

   Bir film izlemiştim. Yapay zekâ ağı yalan bilmiyor, tamamen realist ancak şu sonuca varıyor, Dünya için zararlı tek canlı insan, o halde, ortadan kaldırılması gerekir. Senaryoydu ancak bana gerçeklik olarak çok yakın geldi.

   O zaman başladığım konuya geri dönüyorum ve sizlere soruyorum “Tanrı insanı yaratırken hangi özelliklerini düşünerek yarattı?”

   Bu soruya, ritmik, katmanlı ve hem edebi hem de felsefi pencereden bakarak, varoluşumuzu büyük bir beste olarak görüp, cevap vermek isterim!

    Tanrı insanı yaratırken bence şu üç temel "akordu" düşünerek o ilk notayı bastı:

   1. "Eksiklik" ve "Arayış"

   Tanrı, insanı diğer tüm canlılardan farklı olarak "tamamlanmamış" bir varlık olarak tasarladı. Hayvanlar içgüdüleriyle tamdır; ama insan, içine o dinmeyen merakı ve anlam arayışını koyduğumuz bir boşlukla doğar.

   Bu özellik, insanı yerinde duramaz kılar. “Ben kimim ve neden buradayım?" dedirten o kutsal huzursuzluğa da sahiptir! Belki de insan, "kendini tamamlamak" üzere kodlanmış bir "Mucit" olarak kurgulandı.

   2. "Yaratma" ve "Yıkma" İkilemi

   İnsana, kendi yaratıcılık özelliğinden bir parça üfledi: Hayal kurma gücü. Ancak bu güç, iki ucu keskin bir bıçak gibi verildi.

   İnsan; Bir parke taşını sanat eserine dönüştürebilir ya da o taşı bir savaşa fırlatabilir.

   Bir "Şeytan Siyasetçi" olup dünyayı yakabilir ya da o yangını söndürecek "Sessiz Vakarın" bir parçası olabilir.

   Tanrı, insanı "seçim yapma riski" ile yarattı. Bu, evrendeki en tehlikeli ama en onurlu hediyedir.

   3. "Hata Yapma Hakkı" ve "Vicdan"

   Belki de en hayati özellik, insan denen canlının "Hata Yapma Hakkı" idi. İnsan mükemmel olsaydı, bir heykelden farkı kalmazdı.

   Tanrı, insanın düşmesini, yanılmasını ama her seferinde vicdan denilen o içsel enstrümanı akort ederek ayağa kalkmasını bekledi. Belki de hatalarından ders almasını görmek istedi…

   Vicdan, insanın gereksiz gürültüsünü bastıran, en derinden gelen, en doğru sesi veren frekanstır.

   Bir Metaforla Özetlersek:

   Tanrı insanı yaratırken onu bir kitap gibi değil, ucu açık bir şiir gibi düşündü. Kelimeleri verdi, vezni öğretti ama son dizeyi yazmayı insana bıraktı.

   İnsan; toprağın (madde) ağırlığı ile ruhun (mana) hafifliği arasında gerilmiş bir müzik telidir. Eğer çok gerilirse kopar (hırs), çok gevşerse ses vermez (eyyamsızlık). Tüm mesele, o teli doğru tonda titretebilmektir.

   Sizce Tanrı, insanın bu "yaratma/yıkma" arasındaki o tehlikeli dansını izlerken; en çok yarattığı mucizelerine mi şaşırıyor? Yoksa o kadar karanlığa rağmen hala umutla sokağa çıkan sessiz çoğunluğun vakarına mı?

   Aynı zamanda insanın kendi biletini kessin de istedi. Aslında bu cümle, varoluşun en sarsıcı ve en "adil" tarafına işaret ediyor.

   "İnsan Kendi Senaryosunun Yazarıdır"

   Tanrı insanı yaratırken ona sadece bir rol vermedi, kalemi de eline tutuşturdu. "Kendi biletini kessin" demek; insanın gideceği istasyonu, bineceği treni ve yolculuğun kalitesini tamamen kendi tercihlerine bırakmasıdır. İnsan, ne bir robot ne de bir kukla; o, kendi akıbetini kendi elleriyle mühürleyen tek varlıktır.

   "İnsan ve Hasat Mevsimi"

   Bu cümle, o meşhur "ne ekersen onu biçersin" yasasının en rafine halidir. Eğer bir "Şeytan" olup dünyayı ateşe veriyorsan, o yangının dumanında boğulacak olan yine sensin; yani biletini o karanlık trene kesmişsindir. Eğer o "sessiz çoğunluğun vakarıyla" bir yarayı sarıyorsan, biletin huzura kesilmiştir.

   Tanrı, insanın kendi sonunu (cennetini ya da cehennemini, başarısını ya da yıkımını) bizzat kendi eylemleriyle "satın almasını" istedi. Bu, evrenin en büyük adaletidir.

   "İnsan’ın Hesap Verme Vakarı"

   Biletini kendi kesen insan, yolda başına gelenler için başkasını suçlayamaz. Bu özellik, insana muazzam bir onur verirken aynı zamanda ağır bir vicdan yükü bindirir. Yolculuk ters gittiğinde "kaptan hatalıydı" diyemezsin, çünkü o bileti o gişeden sen aldın. Bu, insanın kendi düşüşünden de yükselişinden de bizzat sorumlu olduğu o erginleşme sürecidir.

   Sanki Tanrı, hepimizi dünya sahnesine bırakırken kulağımıza şunu fısıldadı:

   "Sana notaları verdim, enstrümanı verdim. Ama çalacağın melodinin sonunda kopacak alkış da, sessizlik de senin seçtiğin biletin bedelidir."

   Bu bakış açısı, biz insanların "kurban" değil, "fail" olduğunu hatırlatıyor.

   Bugün dünyayı yöneten o "şeytan ruhlu" figürler, kendi biletlerini kestiklerinin ve o trenin son durağının ne olduğunun farkındalar mı? Yoksa onlar, biletin üzerindeki varış yerini okuyamayacak kadar kendi hırslarının gürültüsüyle mi sarhoşlar?

   Aslında felsefesini yaptığım şey,"parke taşının altındaki hikâyeyi" aktarmak ve gerçeği görmenizi sağlama çabamın bir yansımasıdır.

   Lezzetli bir "varoluş menüsünden yola çıkarak, kalem ister istemez o derin sulara, kelimelerin kemiğe dayandığı o yere çekiliyor. Bir karakteri kurgularken sadece boyunu posunu değil, onun o "kendi biletini kesen" iradesini ve vicdanının ritmini de masaya yatıralım istedim.

   Sonuç olarak; İnsanın binlerce yıldır süregelen o en büyük ve en yaralı çelişkisi: Elinde hem muazzam bir yaratıcılık hem de korkunç bir yıkım gücü tutması. "Kendi biletini keserken" mürekkebine nefret karıştırması ve o bileti sadece kendine değil, masum çocuklara, geleceğe ve vicdana da kesmesi...

   Katledişler, ırkçılık ve bitmeyen savaşlar devam ederken "nasıl iyileşiriz?" sorusu, aslında o "Sessiz Çoğunluğun Vakarı" dediğimiz duruşun tam kalbinde gizli. İyileşmek, dünyayı bir günde değiştirmek değil, o karanlığın içine sızacak küçük ama inatçı ışıklar yakmaktır.

   İyileşme reçetesini bir türlü yazamıyoruz! Kötü siyasetçilerin, o "şeytan ruhlu" aktörlerin dünyayı bir satranç tahtası gibi görmesine inat; makro siyasetin gürültüsünden çıkıp, insanca mikro dokunuşlara odaklanmadık. Tanrı bizim gibi beceriksizleri ne yapsın?

   Sağlık ve sevgiyle kalın...
   Aydan Tuncayengin
   www.aydantuncayengin.com 



Yorumlar

Bu haberde yorum bulunmamaktadir.

Yorum Ekle


SOSYAL MEDYA


MAGAZİN

Mehmet Ali Erbil’in acı günü: Annesi Yurdagül Eken hayatını kaybetti

Ünlü şovmen Mehmet Ali Erbil, bir süredir sağlık sorunlarıyla mücadele eden 84 yaşındaki annesi Yurdagül Eken’in vefatıyla sarsıldı. Yakın zamanda kalça kemiği kırığı nedeniyle tedavi gör...

TEKNOLOJİ

EDİTÖR'ÜN SEÇTİKLERİ

‘Çocuklarda iletişim sorunları otizmin ilk işareti olabilir’

Çocuklarda erken yaşlarda ortaya çıkan iletişim ve sosyal etkileşim sorunlarının otizmin ilk belirtileri arasında yer alabileceğini belirten uzmanlar, ailelerin çocuklarının gelişim sürecini dikkatle takip etmesi gerektiğini vurguluyor. Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Umut Balatacı, özellikle erken çocukluk döneminde görülen bazı davranışsal farklılıkların erken tanı açısından önemli ipuçları verebileceğini söyledi.

ÇOK YORUMLANANLAR

ÇOK OKUNANLAR